Şükür, Özlemi Unutmadık!

Adnan Filiz

20’sinden 70’ine tümümüz geçmişe neden özlem duyuyoruz?
Yaşamımızın her aşamasına duyulan özlemler o denli çok, o denli güçlü ki!
Sadece İstanbul’da yaşayanlara özgü bir durum değil bu.
Türkiye’nin küçüklü büyüklü her kenti, kasabası hatta köyünde yaşayanlar aynı duygular içinde…
 
 
Geçmişe büyük özlem duymak için bugünkü sahip olduğumuz yaşam koşulları eskiye oranla çok mu kötü?
 

O günlerde herkesin evinde tam tekmil beyaz eşya, neredeyse her odada bir TV, kapının önünde bir otomobil mi vardı?
Yaz kış ayrımı yapmayan bir rahatlığını sağlayan doğalgazla mı ısınıyorduk?
Peynirin, yoğurdun, sütün kaç çeşidi vardı sofralarımızda?
Francala” denilen pahalı beyaz ekmeğin yanında üvey gibi duran esmer ekmeği, gönül rızası ile, isteyerek mi alıyorduk?

Erkek ve kız arkadaşlığı bugünkü kadar, bu denli kolay mıydı?
Çektiğimiz ya da çektirdiğimiz fotoğraflara anında “nasıl olmuş” diye bakabiliyor muyduk? Yoksa fotoğrafçının öngördüğü bir süreyi mi merakla beklemek zorundaydık?

Bugün avucumuzdaki olanakları anlatmak için o kadar çok örnek vermek mümkün ki?
Daha dün “Uzay Yolu” dizisinde  “olmaz böyle bir şey” diye ağzımız sulanarak baktığımız uzay aracı ile haberleşmeyi sağlayan, kapaklı küçük cep telefonlarıyla, dünyanın neresi olursa olsun, haberleşebiliyor muyuz? 

Evimize telefon çektirebilmek için kaç yıl beklediğimizi ne çabuk unuttuk!
Eskiye oranla çok daha zengin, çok daha renkli ve de çok daha olanaklı bir yaşama sahibiz. Ama bu bizi yeterince mutlu etmiyor. Bu koskocaman bir gerçek…
Doğallıktan, sevgiden, saygıdan uzaklaştığımızı farkındayız. Eskinin bütün güzellikleri “özlem” olup yüreğimize yansıyor.

Kimi babaannesinin ıspanaklı böreğini özlüyor.
Kimi Boğaziçi’nde bol kömür dumanlı Şirket-i Hayriye Vapurlarını…
Kimi mahalle bakkalını, kimi yazlık sinemaları…
Kimi gençlik dönemlerinde bir kızın elini tutmanın yürekleri yerinden eden heyecanını…

Sadece geçmişin kalburu üzerinde kalan güzellikler olduğu için mi hepimiz bunları özlüyoruz?

 

Pek genç olmadığım için, başkalarının da sürekli gündeme getirdiği, içimdeki bu köklü özlemlerin bugünkü gençler için geçerli olup olmadığını araştırıyorum.
Sorup soruşturuyorum.
Aldığım yanıt, beni çok rahatsız ediyor.
Gençlerin çoğu biz yaştakilerin yaşamlarına, anılardan, kulaktan duyma bilgilerden edindikleri halde, özlem duyuyorlar.
Çoğu “keşke biz de sizler gibi yaşasaydık” diyor.
Ve gençler, o günlerin, imkânları kısıtlı yaşamın özlemini duyuyorlar. Bizlere “talihli” gözüyle bakıyorlar.

Oysa bizim gençliğimizde radyoya, TV’ye en ilkel şartlarda kavuşan büyüklerimiz “Biz dünyaya biraz erken gelmişiz” diye sızlanırlar, gençlerin geleceğine özlemle bakarlardı.
Şimdi her şey tersine döndü.
Geçmişe özlem başladı.
İlkel sayılabilecek basit yaşam, özgürlüğü geleneklerle sınırlandırılmış ilişkiler, aranır oldu…

Bu dönüşüm kısa süre içinde nasıl gerçekleşti?
Değişimin nedenlerinde dünya uygar ülkeleri ve uluslarıyla ortaklıklarımız da var, ayrıldığımız noktalar da…

 

Yaşanır temizlikte havamızı, temiz sularımızı, toprağımızı yani doğamızı yitirdik.
Kötü koşullar hem maddi hem de manevi değerleri olumsuz etkiledi.
Sanayileşme, insan refahı ve mutluğu için bir araç olarak düşünüldüğü halde –ki zengin olanaklar yaratması bakımından doğru bir saptamadır bu- insanları mutsuz eden sonuçları da beraberinde getirdi. Sanayileşen toplumlar zengin oldu, zenginliği sınırsızlaştırmak amacıyla yoksulları sömürdü ve manevi zenginliklerin üstüne şal örterek de, yaşamı maddileştirdi.

Bizim sıkıntılarımızı uygar ülkelerininkiyle ortak kılacak çoğu örnek verebiliriz. Hatta deneylerinden yararlanmayarak, onların yaşadığı sıkıntıları yaşamak bönlüğümüzü de akıllardan uzakta tutamayız.

Sıkıntı yaratacak koşulların bir de kendimize özgü olanları var.
Geçmişi, geçmişin her türlü değerine “eskidir” diye sırt çevirdik.
Bu yaşadığımız yerlerin mimarisinin kokuşmuşluğundan tutun, köklü ve güzel ananelerimizin yadsınmasına dek uzanan kirli bir yoldur.

Şimdi yaz mevsimi mi yok ki, yazlık sinemalar geleneğini yok ettik. TV’lerin sinemaya rakip olduğunu söylemek doğru değil, çünkü sinemanın gördüğü büyük ilgi ortada.
Uygar ülkelerin Paris, Londra, Viyana, Prag ve benzerleri gibi büyük kentlerinde hala toplu taşıma aracı olarak tramvaylar kullanılırken, biz neden onu tarihe ve müzelere gömdük?

Faytonlarımızı, çoğu yerleşimde, ortalığı kirletirler diye yok ettik. Avrupa kentleri bizden daha temiz değil mi?
 

Beyoğlu’nda ve Kadıköy’de simgesel olarak dolanan tramvaylar, tramvay ulaşımının uzun aralardan sonra yeniden önemle ele alınması,  bana aptalca yapılmış hataların güzel özlemleri olarak tokat atıyor. Hele onların yerine konulan ve kısa sürede yok olup giden, “sümüklü böcek duyargaları” gibi boynuzları olan troleybüsleri anımsamak, ruhumu sıkıyor.

Canım ahşap evlerimizi yıkılmaya terk edip, hiçbir mimari geleneği olmayan beton sıvasız evlere nasıl demir attık?
İstanbul gibi koca mega kentte, yaz boz tahtası gibi her an kılığı değiştirilen  kaç tane tarihi bulvarımız ve meydanımız var?

Toplum olarak soluk alıp “ne oluyoruz” diye sorup, kendimize gelmemiz gerekiyor? Yaşadığımız çağın olanaklarıyla kendi özümüzü geliştirmemiz gerekiyor.
Bu iş başsız, öndersiz olmaz.
Ama başlarımız, işsizlik, yoksulluk, açlık, gelir adaletsizliği, gibi yaşamsal konulara bile sırt çevirip, “Yüce” adını dillerinden düşürmedikleri TBMM’de, boş konular peşinde koşup, meydan kavgası yaptıkları için, bu tür toplumsal özlemlerin nasıl sağlıklı hale getirileceğinin önderliğini onlardan beklemek ham hayal…

Bize o zaman sadece özlem duymak kalıyor. Bir fani olduğunu, görevini hakkıyla yerine getirip ölümsüzlüğe kavuştuğunu bildiğimiz Atatürk’ü özlemek… Yaşamımızın özü olan eski güzellikleri özlemek… Geleneklerimizi, göreneklerimizi özlemek…

Özlemler… Sınırsız özlemler… İyi ki onlar var.
Hiç olmazsa özlemekten yoksun değiliz!

Kategori: Adnan Filiz, Felsefe, Kültür, Türkiye

  • Facebook’ta Paylaş
  • FriendFeed’de Paylaş
  • 

    Yorumlar

    Yorum yok

    Yorum Yapın

    İsim *

    E-posta *

    Site